Necati Güngör
1949'da Malatya'da doğan Necati Güngör, İstanbul Hukuk Fakültesi'nde okuduğu yıllarda yayımlanan öyküleriyle tanındı. 1979'da "Sevgi Ekmektir" ile Türk Dil Kurumu Hikaye Ödülü'nü, 1990'da "Sinema Kuşu Sevgilim"le Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü aldı. Abdi ipekçi Barış ve Dostluk Ödülü'nün yanısıra 1990'da Türkiye Jokey Kulübü'nce Yılın Röportajcısı seçilen yazar, İstanbul'un çeşitli semtlerini tarihsel açıdan anlattığı "Bir Taşralının İstanbul Nostaljisi adlı kitabında topladı. "Hayvanların Sır Dolu Dünyası" nı (2010) ve çocuklar için "Babamın sedefli Çakısı" (1990), Masal Kuşu" (1992), "Papatya Gelin" (2004) adlı kitapları da yazan Güngör'ün Günişiği Kitaplığı'nın "Köprü Kitaplar" dizisi için "Sessiz Yürek" adıyla kitaplaştırdığı öyküleri özellikle dikkat çekti. Necati Güngör ile yaşadığı ve burada yaşayan hayvanların bakımını üstlendiği sokakta konuştuk.
"HAYVANSEVER OLMAK ZOR ZANAAT!"
Hayvansever olmak nasıl bir şey, sence?
Hayvanseverlik, evinizdeki sevimli hayvancığı sevip okşamak değil; doğal yaşam savunmasıdır… Hayvanların da insanlar kadar bu dünyada yaşama hakkının bulunduğu bilincine ermektir. Kestirmeden söylersek, hayvanseverlik, insan olmaya karar verme durumudur.
Bizim kuşak, bildiğin gibi, evcil hayvanların, insan hayatında büyük oranda yer aldığı dönemlerde yetişti. Doğal ortam böylesine yok edilmediği için hayvan varlığı da genişçe bir yer tutuyordu. Eski evlerin ahır ve kümes vardı; buralarda inek, koyun, keçi, at, tavuk, hindi, kaz, ördek barındırılırdı. Bu yalnızca kırsal kesimde değil, şimdinin metropol kentlerinde de böyleydi. Altmışlı yılların bazı kenar semtlerinde (örneğin Yenikapı'da) evinde atı olan insanlar görürdünüz. Yetmişli, seksenli yıllarda Çamlıca çevresinde yaşayan insanlar, besledikleri ineklerin sütünü Üsküdar'da, Kadıköy'de satarlardı. Şimdiki Göztepe Parkı'nın (Bağdat Caddesi'nin altında) hemen bitişiğinde, ineklerin beslendiği birtakım ahırlar olduğunu anımsıyorum. Beykoz, Kavacık tepelerine uzandığınızda koyun sürüleriyle karşılaşırdınız. Neden? Çünkü çevrenin doğal yapısı uygundu hayvan beslemeye. O koyunlardan elde edilen doğal sütü, İstanbullular içiyordu. Yani yakın yıllara kadar, çocukları doğal sütle besleme olanağı vardı. Beton binalar çoğalınca, hayvanlar hayatımızdan çekildi... Tabii, kedisi, köpeği, kuşu da ona göre. Sarıyer, Çamlıca tepeleri, Avrupa üzerinden gelen göçmen kuşların mola yerleriydi. Ne zaman? Seksenli yıllarda. Yani yakın zamanlara kadar… Söz konusu alanlar betonla dolduruldu; şimdi kuşların yerine binalar ve arabalarla yaşıyor insanlar. Semt sütçülerden biraz su katılmış doğal süt yerine, marketlerden, süt tozundan imal edilmiş, kıvam artırıcı melamin katkılı süt alıyoruz. Sonra da kanser olayları artıyor diye şaşırıyoruz.
Şimdi ben size sorayım: Hayvanların da yaşayabildiği doğal bir çevrede sağlıklı yaşamak mı istersiniz,
Yazarın Gün Işığı Kitaplığı tarafından yayımlanan son kitabındaki öykülerinde de insan ve hayvan sevgisi içiçe geçmiş.
yoksa hayvanların yaşayamadığı sağlıksız ortamlarda mı? Denizi kirletmişiz, balıklar yok olmuş. Denizde balık bulamayan martılar, çöplüklere dadanmış yiyecek arıyor. Vapurların peşi sıra dakikalarca kanat çırpıyorlar ki, birileri bir lokma simit atsın da, kapışma yarışına girebilsinler. Bu aslında utanılacak, kahrolunacak bir tablodur; ama duyarsız, düşüncesiz insanlar, açlıktan simit kapmaya çalışan martıların resmini çekerek kendilerini tatmin ediyor. O hayvanların açlıkla karşı karşıya oluğunu düşünemiyor… İşte bunları düşünmeye başladığınızda hayvansever oluyorsunuz.
Çöplüklerde yiyecek arayan kediler, köpekler de var…
Çok doğru… Sokaklarda yaşayan kedilerin, köpeklerin durumu da içler acısı! Kentler betona dönüştükçe, kedi köpek gibi hayvanlar sokaklara itildi. Bu yaşamı bu hayvanlar seçmedi. İnsanın düşüncesizliğinin mağduru oldu bu evcil hayvanlar. Dört mevsimi sokaklarda, taş üstünde, yağmur, kar, rüzgâr altında, çevreden gelecek tekmeleri kollayarak, yarı aç, yarı susuz geçiriyorlar. Korunmak için sığındıkları otomobiller onların Azrailli oluyor zaman zaman. Soğuk kış günlerinde sığındıkları apartman girişlerindeki paspas üzerinden tekmeyle kovulduklarına çokça rastlarız. Kavurucu yaz sıcaklarında susuzluğunu gidermek için apartmanlardan taşan deterjanlı suları içmek zorunda kalırlar.
Belediyeler, sokakta yaşayan bu canlı, duygulu, akıllı yaratıkların yaşamını kolaylaştıracak hiçbir önlem almadığı gibi, zaman zaman da toplayarak kenti dışına çıkarır; sağlıksız barınaklarda ölüme terk edilirler.
Nenen? Çünkü suçları hayvan olmaktır. Doğada insandan sonra gelmeleri suçtur çünkü! Üzerlerinde her türlü deney yapılması insana bağışlanmış bir haktır bu zihniyete göre. Bu dilsiz ama duygu yüklü hayvanlara işkence edilmesi insana bir hak olarak verilmiştir sanki! Yerel yönetimler izansız ve irfansız olunca hayvanlara karşı, sıradan insanlar da onu aç ve susuz bırakmayı, tekmeyle kovmayı, arabayla ezmeyi, sakat bırakmayı kendine hak sayar…
Ama hayvanları koruyup kollayan duyarlı insanlar da var toplumda…
Evet, neyse ki insan gibi insanlar da var… Ne zaman bir kaldırım kenarında kartondan bir kulübecik görsem, ya da kapı önüne konulmuş bir su kabı görsem, işte diyorum kendi kendime; burada bir insan yaşıyor… İnsan olmak için, sokak hayvanlarını bir tas suyla düşünmek bile yeterli. Bir çana yemek suyu koyup içine ekmek doğramak, bir bardak süt vermek, bir tutam kuru mama bırakmak insanı insan yapar. Ama hayvanlar için konulan bu suları mamaları, karton kutuları tekmeleyenler, atanlar, bunlar için kavga çıkaranlar insanlık dersinden sınıfta kalmış kimselerdir. Ne bahtsız kişidir ki o, aç bir hayvanın karnını bir kez olsun doyurmamıştır.
Bizim Moda semtinde, hemen her sokakta böyle insan niteliği kazanmış kimselere rastlanır. Kendimi bu insanlar arasında huzurlu hissediyorum. Elinde çanta, torbayla gezip sokak hayvanlarına mama veren birini görürsem, içimden onun o şefkatli elini öpmek geliyor. Hayvansever, bence, saygıyı hak eden kimsedir. Freud, en saf sevgi, karşılıksız sevgidir diyor. Hayvansever, karşılık beklemeksizin hayvanlar için fedakârlık ederek sevgisini gösterir. Karnı doyan sokak hayvanı ona bir şey vermez, yer ve gider. Ama bu özveri, insanı, insanlık katına yüceltir.
Ne diyordu Milan Kundera? İnsanlık, merhametimize sığınmışlara gösterilen davranışta gizlidir.
Çetin Altan'sa, "hayvanseverlik bir uygarlık rozetidir" diyor. Uygarlık, teknolojide ileri gitmek değildir. Uygarlık göz kamaştırıcı zenginlik hiç değildir… Uygarlık bir hayvanın güvenini kazanmaktır. Bir hayvana karşılığında ondan bir şey istemeksizin iyilik etmektir. Hayvan insandan daha akıllı olmadığı için, yaşamını sürdürürken insana muhtaç olabilir. Böyle zamanlarda onlara yardım etmekten yoksun kalan kimseler uygar değildir.
Sen, bir süreden beri, yazdığın hikâyelerde insanlar kadar hayvanlara da yer veriyorsun? Okurların dikkatini bu yöne çekmek istiyorsun sanırım?
Hem okurların, hem de yazarların… Yazarların birçoğu hayvan haklarına karşı duyarsız! Böyle bir bilinçleri yok. İnsan hakları konusunda havariliğe soyunanlar, hayvan hakları konusunda tek söz etmiyorlar. İlginç değil mi? Neden olabilir bu? Bilinçsizlikten!... Oysa hayvan hakları, insan haklarından önce gelmeli. Çünkü insan kendi haklarını bilir ve savunur; hayvansa savunulmaya muhtaçtır… İnsan, önce kendimi savunayım da, sonra hayvanları düşünürüm dediği anda, insanlık çizgisinden çıkar… Hayvanı aç ve susuz bırakıyorsunuz, merhamet beklentisiyle gözünüze bakıyor. Oysa insan ister, sesini yükseltir, olmadı çalar, zora başvurur… Hayvan sizin merhametinize sığınmış aciz bir varlıktır. En vahşi hayvan bile insan karşısında çaresiz kalabiliyor. İnsan hayvana işkence ediyor, buna ya katlanıyor ya da kaçabilirse kaçıyor. Çünkü aciz… Aciz olanın hakkını öncelikle savunmaksa, insan gibi insanlara düşüyor…
Ben biraz geriye doğru yazarların tavrına baktım bu konudaki… Hayvanların yaşama hakkına karşı duyarlı olan az sayıda yazar gördüm. Tuhaf değil mi? Ahmet Rasim, Sait Faik, Aziz Nesin gibi birkaç büyük adın yanına çok sayıda yazarın adını yazamıyorsunuz…
Kendi adıma, naçizane, o ustaların yanında yer almak istedim. Şimdilik diyeceklerim bu kadar.
Tam tersine, eski kuşaktan, sokak hayvanlarının itlafını savunanlar bile olmuş; örneğin, Şinasi. Bunu öğrendikten sonra, Şinasi birdenbire gözümden düştü!
Arkadaşınızın e-maili: